21 Mayıs 2014

Balkandan o zor yıllara (12)

O istanbul ki...
Sabah olmuştu. İstanbul'un giz dolu silueti titreşiyordu.Belliydi ki güneş, altın sarısı ışınlarını İstanbul'da esirgemişti.Denizin üzeri de yer yer çalkantılıydı. Güneş biraz yükselmişti, ama bulutların ardındaydı. Yine de güneş sarı ışıklarını dikey olarak ara ara, oklar gibi Üsküdar'ın üzerine sarkıtıyordu.
İstanbul düşü ve yine de kimi umutlar? Bakınıyorlardı vapurun güvertesinden. Kara ve deniz yorgunluğu, yürekleri kıpır kıpırdı. Öylesine karmaşık duygular içindeydiler ki bir boşluğun bir acayip salıngaçın del gitindeydiler sanki.

Tophane rıhtımı, ara sıra vapurlar. İnsan yoğunluğu, oraya buraya bırakılmış yükler, demir yığınları, sandıklar, bidonlar, el arabaları, halatlar, devinimsiz vinçler, hamallar; yolcular, simitçiler, su satanlar...

Gizemli Kent İzmit,1940
Geceyi, yolcu salonunun bir köşesinde geçirmişlerdi. Çünkü ertesi sabah kalkacaktı o beklemiş oldukları vapur. Gele gele kıçtan bacalı bir vapur gelmişti. Rıhtıma yanaştı. Vapurun adı Uğur'du. Gelir gelmez yolcularını ve yüklerini almaya başlamıştı.
Vapurun güvertesi tenteliydi. Yolcuların çoğu da burasını tercih etmişlerdi... Yaşlılar ve gençler, çocuklar güvertenin orasına burasına yayılmışlar, bulundukları yerden de çevreyi, sağı solu izliyorlardı. Vapur kıyı kıyı yol alıyordu. Hava da güzeldi, ılık ve güneşliydi. Deniz sakindi. Ne sonra Sarayburnu'nu geride bırakmışlardı. Adalar'a doğru ilerliyordu. O denli nazlı gidiyordu ki kimi yolcular onun gidip gitmediğinden kuşku duymaya başlamışlardı. 

Gele gele Darıca önlerine dek gelmişti. Buraya uğramadı. O yöne, burnunu Karamürsel'e çevirdi. Orada ne çok yelken açmış kayıklar vardı? Bir yere gideceklermiş gibi, hazırdılar. İkindi üzeri Değirmendere'ye ulaşabildi. Kahveler, yemyeşil bir köy... Burada fazla oyalanmadı. Gölcük önlerine gelmişti Uğur. Yer yer savaş gemileri... Emin, "Bak" dedi oğlunun kulağına fısıldar gibi, "Şu büyük gemiyi tanıdın mı? Adı Erkin, hani Erdek'te onu gezmiştik."

Ne sonra bir yere gelmişti vapur, olmayan hızını da kesmişti. Az ötelerdeygi iskele. Deniz ve ardı, üst üste binmiş evler, bir tepeye tırmanmışlar; tepeden aşağı bir gelinliğin etekleri gibi, deniz kenarına yayılmış.Denizde, irili ufaklı savaş gemileri ve kıçtan kara büyük bir vapur, Reşit Paşa adlı vapur... Akşam güneşinin yalazı camlara yansımıştı.
Artık her şey belli olmuştu. Yeni bir kent ve yeni umutlar. Rollerini bu kentin arenasında sergileyeceklerdi, belli olmuştu bu. Ama onların kimi özellikleri vardı, eğer özellikse, düşüp düşüp kalkıyorlardı ama yine de direniyorlardı. Yeni yeni düşler başlayacaktı onlar için. Sahne, o beklentilerle süslenecekti. İskele ve insanlar? Yüklerinin çevresinde oturmuşlardı.

Az sonra, hamalın biri yüklerini iskeleden alıp Gümrük binasının yanına taşıdı. Emin, oğlunun elinden tutup çarşıya doğru yürümeye başladı. Demiryolu boyu, bakına bakına  Çarşıbaşı'na dek gelmişlerdi. Ne sonra da Helvacı-Yoğurtçu İslam Usta'nın dükkanını bulmuşlardı. Dükkandan içeri girdiklerinde İslam Usta Emin'i hemen tanımıştı. Sarmaş dolaş oldular, hasret giderdiler ve kenara çekilip konuşmaya başladılar. Karmaşık duygular ve heyecanlar? "Yüklerimiz iskelede..." deiye konuşunca Emin, İslam Usta saniyeler içinde kimi düşüncelere daldı. Sonra, "Hiç ev aramayın" dedi. "bizim evin alt katına taşının. Odanın biri boş. Hemen hemen akşam olmak üzere."
Ev, Kışla caddesi üzerinde ve Orduevi'ne yakın bir yerdeydi. Dört katlı, yeni bir yapıydı; ev diye nitelenen.
Akşam ile gece arasıydı, bulundukları yere uzanmışlardı. Artık yeni bir zaman akışı başlamıştı onlar için.
Sabahın altın sarısı güneşiyle bu yeni sahnenin perdeleri açılmıştı. Ama oynayacakları oyunun adı neydi?

Sahne ve perde
Şöyle de olsa, böyle de olsa, elbette hayat sürüyordu. Karamsarlıklar, kuşkular, tedirginlik sürüp gitse de, yine de dönüyordu. Düş ile gerçek,  bu iki ayak, onların üzerinde gidip geldikleri bir köprüydü aslında. Ama bu köprünün altından akan su; onları sinsice kapıp yad ellere götürüp birakıyordu. Bu suyun içinde yuvarlanışları, gerçekle karşılaşıp düşe koşuyorlar, bu seferde karşılarına gerçek çıkıyordu. Gerçeğin o acı ve soğuk yüzü. Bu iki ayak üzerindeki köprü belki de onların alınyazılarını oluşturacaktı.

1940 yılının düşsel yazı sona ermek üzereydi. Güz günlerinin esintileri başlamıştı bile. İlk kez taşınmış oldukları o evde üç ay kalmışlardı. Buradan başka bir eve taşınmışlardı. Kentin kenar mahallesiydi burası. On, on beş tane ev ya vardı ya yoktu bu mahallede. Onların çoğu da yer eviydi. Kerpiç evlerdi. Bir iki konut ta iki katlıydı. Bahçe içindeydiler. Mahallenin en güzel evi Yüzbaşı Fehim Beyin eviydi, köşk gibiydi. Bu yeni evin hemen önü futbol sahasıydı. Önlerinden "Kışla Caddesi" geçiyordu. Asker Hastanesi, beri yanı da 31 Alay'dı... Kışla Caddesinin bitiminden sonra Derice yolu başlıyordu. Manastır, Ziraat bahçesi ve Derince... Bu mahalle kenar mahalleydi ama çok hareketliydi.

Avrupa'yı "Can Pazarı" na döndüren büyük savaş tüm hızıyla sürüyordu.Bu savaşın kara ve karamsar bulutlari İzmit üzerinde de dolaşmaya başlamıştı. Öyle de olmuştu. Kentin sosyal ve ekonomik durumu bir hayli sarsılmıştı. Savaşın ağır koşulları, her aile gibi onları da etkilemişti. Etkilemişti nitelemesi az gelirdi onlar için, tam anlamıyla dökülmüşlerdi. Yıkılmışlardı. Bayramiç'ten getirmiş oldukları kıymetli halıları, Kamilo, demiryolunun korkuluklarına sıralamak suretiyle pazarlamış ve satmıştı. Bu parayla geçimlerini sağlamışlardı.

Devamı



Paylaş